KARABAŞ-I VELİ (Ali Alâeddin Etval)

Ali Alâeddin Etval (KARABAŞ-I VELİ)

Asıl adı Ali’dir. Boyu uzun olduğu için Atval, siyah Halveti sarığı sardığı için Karabaş ve pek çok kerâmeti olduğu için Veli lakâbını almış ve bunların birleşmesiyle Karabaş-ı Veli diye meşhur olmuştur.1020’de (1611) Arabgir’de doğdu.

Dindeki yüksek mertebesine binâen Alâeddin sıfatı verilmiştir. İlk tahsilini çocukluğunu geçirdiği Arabgir ve Çankırı’da yaptıktan sonra İstanbul’a giderek Fâtih Medresesi’ne girdi. Gitti ve İsmail Çorûmî’ye (1057/1647 deki Medrese tahsili esnâsında tasavvufa meylederek Kastamonu’da Şeyh Şa’bân-ı Veli (976/1568) Dergahı’na intisap etti. Kısa sürede büyük mesafeler kat ederek şeyhinin îtimâdını kazandı ve İsmail Çorûmî’nin emriyle 1040 (1630-1631) yılında Çankırı’ya dervişân arasında çıkan bazı anlaşmazlıkları çözmeye gitti. Çankırı’daki vazîfesini başarıyla tamamlayan Ali Efendi Kastamonu’ya döndüğünde İsmail Efendi vefat etmiş ve yerine oğlu Mustafa Muslihiddin Efendi (1073/1659) geçmiştir. Karabaş-ı Veli sülûkünü Mustafa Efendi’den tamamlamıştır.

Karabaş Veli 1081 (1670) tarihinde Üsküdar’a gelip Rum Mehmed Paşa Camii’nde inzivâya çekildi. Dört sene burada kalıp birbiri ardınca kırk erbain çıkardığı söylenir. 1085 (1674/75) tarihlerinde Valide-i Atik Camii Zâviyesi meşîhatine getirildi. Aynı yıllarda mezkür Camii vâizliğinde bulundu. 1090 (1679/1680) tarihinde Limni Adası’na sürgüne gönderilir. Sürgün sebebi tam olarak anlaşılamamakla birlikte Karabaş-ı Velî’nin zamanın pâdişâhı IV. Mehmed’in kendisine olan meylini çekemeyenlerin tertîbine uğradığı görüşü ağır basar. O kendisi gibi bir Halveti şeyhi olan Niyazi-î Mısri ile Limni’de aynı yıllarda ikämete mecbur edilmiştir. Aşağı yukarı dört sene süren bu sürgün hayatından sonra devlet tarafından affedilerek yeniden Üsküdar’a dönmüştür (1094 / 1683). Daha sonra 1097 (1685-1686) senesinde deniz yoluyla hacca gitti. Hac vazîfesini ifa ettikten sonra Medine’ye giderek bir müddet orada kalır. Bu esnâda Medine halîfelerinin sonuncusu olan Şeyh Mustafa b.Ali el-Boluvî’ye hilafet görevi vermiştir. Müteakip günlerde onunla birlikte Mısır kâfilesine katılarak Medine’den ayrılmıştır.

Karabaş-ı Velî’nin içinde bulunduğu kırk bin hacılık Kafile Mısır’a doğru yaklaşırken, Kâhire’ye üç mil kadar kala Nahle Kalesi civarında Geylan Karyesinde hastalanır ve vefat eder 1097 (1685/86). Orada Şeyhü’l-Gazzâli denilen bir zâtın türbesine defnedilir.

Kaynaklar aynı zamanda kendisinin halîfeleri olan Mustafa Ma’nevî, Hasan Çelebi ve Hüseyin Çelebi adında üç oğlundan Bahseder. Mustafa Ma’nevî Sokollu Mehmed Paşa Zâviyesi meşîhatinde bulunmus aynı zamanda divan sahibi bir şâirdir. Üsküdâr’da Nasûhî Efendi Âsitânesi’nde medfûndur. Çelebi Adnî Hasan Efendi Kâhire’de Kara Meydan diye bilinen mahalde Kırklar Makamı ta’bîr olunan âsitânede şeyh idi. Karabaş-ı Velî’nin bir diğer oğlu Çelebi Hüseyin Efendi irşâda icâzetli olmakla birlikte tarik-i dünya olduğu için Karabaş-ı Veli onu herhangi bir beldeye tayin etmemiş.
Sağlığında otuz iki bin kişiye biat veren ve altı yüz seksen beş halife yetiştiren Karabaş-ı Veli halktan zamanın Pâdişâh’ı IV. Mehmed’e kadar geniş bir kitleyi etkilemiştir. Halîfelerinden Ünsî Hasan Efendi’yi Pâdişâh’ın isteğiyle saraya gönderip devran ile zikir yapmasına izin vermiştir.

Karabaş-ı Velî’ye has özelliklerden birisi de başka tarîkatlere mensup dervişleri tarîkatlerini değiştirtmeksizin kendi mensup oldukları tarikat üzere eğitmesi ve bu yolla pek çoğuna bulundukları tarikat üzere hilafet vermesidir. Osmanlı’da ve diğer İslâm ülkelerinde hızla yayılan ve bu arada pek çok şubesi ve kolu bulunan Halvetiyye tarikati Karabaş-ı Veli ile birlikte yeni bir atılım ve canlılık kazanmıştır. Yetiştirdiği yüzlerce halifesi vâsıtasıyla Osmanlı ülkesinin büyük çoğunluğunda özellikle Anadolu, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da büyük bir alana hitap etme gücü bulmuştur. Pek çok yeni şube kazanmıştır.

Gerek devrinde gerekse daha sonra yazılan bibliyografya kitaplarında “Kutbü’l-aktâb, mürşid-i kâmil” gibi ünvanlarla anılması tasavvuftaki yerinin büyüklüğünü gösterir. Mensupları O’nun Kadem-i İsa üzerine vaki olduğuna inanırlar. Tasavvufta her mürşidin bir peygamberin kademi üzere olduğu kabul edilir. Bu konuya yabancı bazı yazarlar bağlılarının onun İsa olduğuna inandıklarını yazarlar ki bu konuyu tamamen bilmemelerinden kaynaklanmaktadır. Dilden dile nakledilen menkıbe ve kerâmetleri onun Veli lakabı almasına sebep olmuştur. Yazdığı ondan fazla eseriyle dinî ve tasavvufî görüşlerini ortaya koymuştur. Arabça yazdığı eserlerinden bâzısının Türkçe’ye tercüme edilerek Arabça bilmeyen müridlerinin de istifade etmesini istemiştir. Eserlerinin İstanbul kütüphanelerinde pekçok nüshasının bulunması onların tasavvuf muhitlerince ne denli kabul gördüğüne delildir. Gerek kendi yazdığı eserlerinden gerekse hayatını anlatan biyografilerden onun İslam’ın kurallarına son derece riâyetkâr bir insan olduğunu anlamak mümkündür. Tasavvufta ana hatlarıyla İbnü’l-Arabî’nin sistemleştirdiği vahdet-i vücûd anlayışına bağlıdır. Kurucusu olduğu Karabâşiyye tarîkatı Nasûhiyye, Bekriyye, Ârifiyye, Hüseyniyye adlı dört kola ayrılmıştır.

NASIL GİDİLİR ?

Aycılar Mahallesinde Aycılar Camii’ nin güneydoğu köşesinde yer almaktadır.

Aktekke, Ayıcılar Sk. No:17 Merkez/Kastamonu

You may also like...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir