Akşemseddin Hazretleri

Akşemseddin Hazretleri -(Şemseddin Muhammed bin Hamza (1389 -1458)
Akşemseddin Hazretleri Şam’da dünyaya geldi. Yedi yaşında iken babasıyla Anadolu’ya gelip Amasya’ya yerleştiler. Küçük yaşta Kur’an-ı Kerim’i ezberledi. Soyu Hazreti Ebu Bekir’e dayanır. Asıl adı Muhammed’dir. Babasının adı Şeyh Hamza’dır. Dedesi ise Şeyh Hacı Ali’dir. Akşemseddin Hazretleri dini ilimler tahsilini tamamladıktan sonra Çorum-Osmancık Medresesi’ne müderris oldu. Daha sonra Hacı Bayram-ı Veli Hazretlerine intisap etti. Tarihi bilinmemekle beraber İran, Maveraünnehir ve Suriye gibi beldeleri gezip dolaştı. Kısa sürede Hacı Bayram-ı Veli Hazretleri’nden hilafet aldı. Hacı Bayram Hazretleri’ne: “Bazı dervişlere kırk yıldır halifelik vermedin de az bir zaman içinde Ak Şeyhe halifelik verdin?” diye soranlara: “Bu bir zeyrek (çok zeki) köse imiş. Her ne kim gördü ve işitti, inandı, hikmetini sonra kendi bildi. Ama bu kırk yıldan beri hizmet eden dervişler, gördüklerinin ve işittiklerinin hemen aslını ve hikmetini sorarlar” diyerek Akşemseddin Hazretleri’nin tam teslimiyetini ve itikadını takdir etmiştir.

Akşemseddin Hazretleri halife olunca önce Beypazarı’na yerleşmiş, orada bir mescid ve değirmen inşa ettirmiş, sonra halkın çevresinde fazlaca toplanması üzerine, İskilip’te Evlek’e göç etmiş, oradan da Göynük’e gidip yerleşmiştir. Hacı Bayram-ı Veli Hazretleri vefatından önce: “Beni Akşemseddin yıkasın ve namazımı kıldırsın.” demiştir. Etrafındaki dervişler, Akşemseddin çok uzaklarda, herhalde şeyhimiz bu sözleri “sekeratın dalgınlığı ile söyledi” diye düşünürlerken, bazıları da: “Bu sözlerin bir hikmeti olmalı” demişlerdir. O sırada da Akşemseddin Hazretleri çıkagelmiş ve şeyhinin vasiyeti üzere son görevini yerine getirmiştir. Akşemseddin Hazretleri, Göynük’ten zaman zaman o zamanki devlet merkezi Edirne’ye de giderdi. Yani kendisi Göynük’te olmakla birlikte, çok geniş bir alanda irşad faaliyetlerini sürdürürdü. Akşemseddin Hazretleri tıb ilminde de büyük bir otorite idi. Birçok hastayı yazdığı reçetelerle tedavi etmiştir. Tedavi ettiği kişiler arasında Fatih’in kızı ve Çandarlı oğlu Süleyman Paşa gibi meşhurlar da vardır. Maddetü’l-Hayat adlı eserinde: “Hastalık, insandan insana bulaşmak suretiyle geçer. Bu bulaşma gözle görülemeyecek kadar küçük canlı tohumcuklarla olur” diyerek Pastör’den asırlarca önce mikropların varlığını ortaya koymuştur. Akşemseddin Hazretleri, milletimizin hafızasında, İstanbul’un fethinde gösterdiği himmet ile haklı bir şöhrete kavuşmuştur.


Fatih’in babası, Sultan II. Murad Han, bütün İslam hükümdarları gibi İstanbul’un fethi gayesi ile yanıp tutuşurken, Hacı Bayram-ı Veli Hazretleri’ne: “Bu şehrin fethi bize nasip olacak mı?” diye sormuştur. Hacı Bayram-ı Veli Hazretleri: “Fethi biz görmeyiz ama şu çocukla bizim köse görürler” diyerek Fatih’le Akşemseddin Hazretlerine işaret etmiştir. Fatih padişah olunca ilk hedeflerinden biri olarak İstanbul’un fethi işini ele almıştır. Anadolu’da birliği sağlayacak fetihlerden sonra harp meclisini toplayıp: “Bu güzel belde benim ülkemin ortasında bir küfür diyarı olarak durmaktadır. Niyetim ve arzum oranın fethidir” diyerek sefer emrini vermiştir. Pek çok geçmiş Türk-İslam hükümdarları gibi, gönül erlerinin himmetlerinden istifade etmek için devrinin meşhur evliyalarının orduya katılmalarını istemiş, bu meyanda Akşemseddin ve Akbıyık Sultan Hazretleri gibi meşhur veliler orduyu hümayuna katılmışlardır. Kuşatmanın başlamasından 54 gün geçip fetih müyesser olmayınca ve düşmana dışarıdan sürekli yardımların gelmesi devam edince ordu kumandan­ları ve alimler padişahın huzuruna giderek: “Bir softanın sözü ile bu kadar asker telef oldu ve hazine çok büyük kayıplara uğradı, fetih ümidi yoktur,” dediler. Bunun üzerine padişah, veziri Veliyyüddin Ahmed Paşa’yı Akşemseddin Hazretleri’ne göndererek: “Zafer mümkün olacak mı?” diye sordurdu. Akşemseddin Hazretleri: “Muhammed ümmetinden bu kadar Müslüman ve gazi kafir kalesine yönelmiştir. İnşaallah fetholunur” diyerek kapalı ve rumuzlu bir cevap verdi. Padişah bununla yetinmeyerek daha kesin kanaat istedi. Hatta fetih gününü sordu. Akşemseddin Hazretleri murakabe haline girdi ve murakabeden çıktıktan sonra padişaha bir mektup yazdı. Bu mektupta özetle düşmana yardım gelmesinin ve fethin uzamasının kafirleri sevindirdiği, padişahın planlarının yetersizliği ve kendi dualarının kabul olmadığı gibi ithamlara yol alan ordudaki gevşekliğin ve ümit kırıklığının müsebbiplerinin cezalandırılması gerektiği, Kur’an’dan tefe’ül ettiğinde müjdeli işaretler görüldüğü, kulun tedbir alması gerektiği, takdirin ise Allah’a ait olduğu, bu defa şimdiye kadar gelmemiş beşaretler geldiği belirtilmektedir. Mektubu alır almaz padişah harp meclisini topladı. Çandarlı Halil Paşa ve arkadaşları, düşmanın sulh teklifini kabule taraftar olurken, Zağnes ve Şihabeddin Paşalar ile Akşemseddin ve Molla Gürani gibi ilim ve hal ehli zatlar muhasarının devamından yana görüş bildirdiler. Meclisten savaşa devam kararı çıkınca, sultan ertesi sabah yeniden hücum yapıldığını bildirdi. Akşemseddin Hazretleri’nden hangi duayı okuması gerektiğini sordu. O da: “Ey fakih Ahmed diyerek himmet iste” dedi. Daha sonra fetih müyes­ser olunca padişah Akşemseddin Hazretleri’ne: “Fakih Ahmed de kimdi?” diye sordu. Akşemseddin Hazretleri; “Fakih Ahmed, o sırada zamanın kutbu ve tasarruf sahibi idi. Onun him­meti gerekiyordu” dedi. Alimler aslında kutbun, Akşemseddin Hazretleri’nin kendisi olduğu, fakat tevazuundan kendisini “Fakih Ahmed” diye tanıtarak gizlediğini belirtmişlerdir. O gece Akşemseddin Hazretleri, çadırına kapandı ve yanına kimsenin sokulmamasını emretti. Padişah bir ara onu huzuruna çağırdı. Gelmeyince kendisi gitti. Çadırın kapısının kapalı olduğunu görünce hançeriyle çadırın bir kenarını yırttı ve içeride Akşemseddin Hazretleri’nin yüzünü yerlere sürerek dua ettiğini, gözyaşları ile yerleri ıslattığını gördü. Padişah karargahına geri döndü. Ertesi gün ise zafer müyesser oldu. Bu fetihte, İslam aleminin pek çok yerindeki mana erlerinin himmeti gö­rülmüştür. Mesela o sıralarda Türkistan’da bulunan büyük veli Ubeydullah Ahrar Hazretleri sokakta yürürken ansızın atını istemiş, ortadan kaybolup bir müddet sonra dönmüştür. Dönünce orada bulunanlara: “Türk Sultanı Muhammed Han kafirlerle savaşıyordu. Onun yardımına gittim. Allah’ın izni ile galip geldi” demiştir. Fatih Sultan Mehmed Han şehre girerken Akşemseddin Hazretleri’ni tam yanı başında yürüttü. Böylece ona karşı gereken edebi gözetti. Halk, Fatih’in genç olması hasebiyle Akşemseddin Hazretleri’ni padişah sanıp çiçek veriyor­lar, o ise Fatih’i göstererek: “Sultan odur” diyordu. Fetihten sonra Akşemseddin üç gün ortadan kayboldu. Üç gün sonra onu Edirnekapı’ya yakın bir yerde ibadet eder halde buldular. Herkes, fethin heye­canıyla coşarken, o lütuflarıyla Rabbine karşı kulluk borcunu yerine getirmeye çalışıyordu. Fethin üçüncü günü Fatih Ayasofya’yı camiye çevirdi. İlk hutbeyi Akşemseddin Hazretleri’ne okutarak fetihte gerçek söz sahibinin kim olduğunu ortaya koymak istedi. Zafer sonrası gazilere ganimetler dağıtıldı. Okmeydanı’nda bir zafer alayı düzenlendi. Akşemseddin Hazretleri ayağa kalkarak: “Ey gaziler, bilin ki, ahir zaman Peygamberimiz cümleniz hakkında “Ne güzel asker” buyurmuştur. İnşallah hepimiz Allah’ın mağfiretine kavuşmuşuzdur. Gaza malını israf etmeyip, hayır ve hasenata sarf ediniz ve padişahınıza itaat ve muhabbet ediniz” dedi. Daha sonra elindeki iki çatal sorgucu padişahın başına taktı ve: “Padişahım! Bütün Osmanoğullarının yüzsuyu oldun. Hemen Allah yo­lunda cihada devam et” dedi. O, bu sözleriyle gerçek sofilerin bir temsilcisi olarak, bir taraftan kitleleri irşad ederken, bir yandan nizam-ı alem için gazaya devam mesajını vermiş ve tasavvufun kenara çekilip, sadece kendi ile meşgul olmayıp, iç ve dış dünyada mücahededen ibaret olduğunu vurgulamıştır.

Fatih, İstanbul’da bulunan büyük zatların türbelerini imar emri vermiş, bu arada Akşemseddin Hazretleri’ne: “Hocam! Büyük sahabi Ebu Eyyub el-Ensari Hazretleri’nin kabrinin surların dibinde olduğunu bir tarih kitabından okudum. Yerinin tespiti için himmet buyursanız” şeklinde ricada bulunmuştur. Akşemseddin Hazretleri: “Şu karşıki tepenin eteğinde bir nur görüyorum, orada olsa gerek” demiş ve işaret ettiği yeri kazınca: “Bu, Halid ibn Zeyd’in kabridir” yazılı bir taş bulunmuştur. Fatih oraya bir türbe, bir cami ve Akşemseddin Hazretleri’nin talebeleri için odalar yaptırmıştır. Sultan Fatih, İstanbul’un fethinden sonra zamanın mana sultanı Akşemseddin Hazretleri’nden tasavvuf terbiyesi almak istemiş, fakat o: “Sen bu yola girersen Müslümanların işleri aksar. Padişahların evliyalığı ve kerameti adaleti sağlamaktır. Padişahlıkta nice perdeler vardır. Binlerce değirmen taşını bir kişi nasıl kaldırabilir?” diyerek padişahın bütün ısrarlarına rağmen bu isteğini reddetmiştir. Hatta bu yüzden padişaha haber vermeden İs­tanbul’dan ayrılıp Göynük’e gittiğini söyleyenler de vardır.

Farklı bir kaynaktan


Asıl adı Şemseddin Muhammed b. Hamza’dır. Ancak Akşemseddin veya kısaca Akşeyh adıyla şöhret bulmuştur. 792 (1390) yılında Şam’da doğdu. ʿAvarifü’l-maʿarif sahibi Şeyh Şehabeddin Sühreverdi’nin (ö. 632/1234) torunlarından Şeyh Hamza’nın oğludur. Baba tarafından nesebi Hz. Ebu Bekir’e kadar uzanmaktadır. Yedi yaşlarında babasıyla birlikte Anadolu’ya gelerek o zaman Amasya’ya bağlı olan Kavak ilçesine yerleştiler (799/1396-97). Kur’an’ı ezberleyip kuvvetli bir dini tahsil gördükten sonra Osmancık Medresesi’ne müderris oldu. Yine bu arada iyi bir tıp tahsili yaptığı da anlaşılmaktadır.

Hayatı hakkında en geniş ve doğru bilgilerin yer aldığı Enisi’nin Menakıbname’sine göre “ilm-i batın lezzeti dimağından gitmediği için”, tahminen yirmi beş yaşlarında iken kendisine bir mürşid aramak üzere Fars ve Maveraünnehir’e doğru yola çıktı; ancak arzusunu gerçekleştiremeden geri döndü. Bazı tavsiyeler üzerine Hacı Bayram-ı Veli’ye intisap etmeyi düşündüyse de vazgeçti ve şöhreti Anadolu’ya kadar yayılmış bulunan Zeynüddin el-Hafi’ye intisap için Halep’e gitti. Fakat bir gece rüyasında, boynuna takılı bir zincirin Hacı Bayram’ın elinde olduğunu görünce Ankara’ya döndü. Akşemseddin hakkında bugüne kadar en geniş araştırmayı yapmış bulunan A. İhsan Yurd, Akşemseddin’in Defʿu meṭaʿin adlı eserinde Zeynüddin el-Hafi’ye açıkça tarizde bulunduğuna dikkati çekerek tenkit ettiği bir kimseye intisap etmeyi düşünmesinin mümkün olamayacağını belirtmekte ve onun doğrudan doğruya Hacı Bayram’a bağlandığını kaydetmektedir.

İntisap tarihi belli olmayan Akşemseddin sıkı bir riyazet ve mücahededen sonra kendisini takdir eden şeyhinden kısa zamanda hilafet aldı. Akşemseddin’in içinde çileye girdiği hücre bugün de Ankara Hacıbayram Camii bodrumunda mevcuttur ve şeyhin adıyla anılmaktadır. Daha sonra şeyhinin yanından ayrılarak Beypazarı’na gitti, burada bir mescid ve değirmen inşa ettirdi. Fakat halkın büyük rağbet gösterip etrafına toplanması üzerine günümüzde Çorum’a bağlı olan İskilip kazasında Kösedağı civarındaki Evlek köyüne çekildi. Bir süre sonra buradan da ayrılarak Göynük’e yerleşti ve orada da yine bir mescidle değirmen yaptırdı. Bir yandan çocuklarının, diğer yandan da dervişlerinin talim ve terbiyeleriyle meşgul oldu; bu arada hacca gitti. Şeyhi Hacı Bayram-ı Veli’nin vefatından sonra onun yerine irşad makamına geçti (833/1429-30).

Akşemseddin, şeyhi Hacı Bayram’ın II. Murad’la münasebetlerinde hemen daima yanında olduğundan oğlu II. Mehmed ile de tanışmış ve tahta çıktıktan sonra da onunla görüşmeye devam etmişti. Tarihi kesin olarak bilinmemekle beraber İstanbul’un fethinden önce iki defa Fatih’in yanına Edirne’ye giden Akşemseddin, ilkinde II. Murad’ın kazaskeri Çandarlıoğlu Süleyman Çelebi’yi, öbür defasında da Fatih’in kızlarından birini tedavi ederek iyileştirmiş, Fatih’in kızı da kendisine Beypazarı’ndaki pirinç mezraalarını vermişti. Fatih 1453 yılı baharında İstanbul’u muhasara etmek üzere ordusuyla Edirne’den yola çıkınca Akşemseddin, Akbıyık Sultan ve devrin diğer tanınmış şeyhleri de yüzlerce müridleriyle ona katıldılar.

Akşemseddin kuşatmanın en sıkıntılı anlarında gerek padişahın gerekse ordunun manevi gücünün yükseltilmesine yardımcı oldu. Araştırmacılar, Akşemseddin’in bu sıkıntılı anlarda zaferin yakın olduğu müjdesini vererek sabredip gayret göstermesi gerektiğine dair Fatih’e yazdığı mektupların fethin kısa zamanda gerçekleşmesinde büyük bir tesiri olduğunu belirtmektedirler. Fetihten sonra Ayasofya’da kılınan ilk cuma namazında hutbeyi Akşemseddin okuduğu gibi, İslam ordularının daha önceki kuşatmalarından birinde şehid düşmüş olan sahabeden Ebu Eyyub el Ensari’nin kabrini de Fatih’in isteği üzerine yine o keşfetti.

Fatih tarafından kiliseden çevrildikten sonra Fatih medreseleri yapılıncaya kadar önce medrese olarak kullanılan Zeyrek Camii’nin güney ihata duvarında pencere üstündeki bir kitabeden, Akşemseddin’in İstanbul’da bulunduğu yıllarda burada oturduğu ve ders verdiği anlaşılmaktadır. Fetihten sonra padişahın taç ve tahtını terkedip bütünüyle şeyhe bağlanmak ve ondan tarikat ahkamını öğrenmek istemesi üzerine Akşemseddin büyük bir dirayet göstererek Fatih’in bu arzusuna engel olmaya çalıştı. Bunu başaramayacağını anlayınca Gelibolu üzerinden Anadolu yakasına geçerek Göynük’e döndü. Sultanın, gönlünü almak üzere arkasından gönderdiği hediyeleri geri çevirdiği gibi Göynük’te yaptırmak istediği cami ve tekkeyi de kabul etmeyerek sadece bir çeşme yapılmasına razı oldu.

Hayatının son yıllarını Göynük’te geçirdiği tahmin edilen Akşemseddin, Menakıbname’ye göre 863 Rebiülahirinin sonunda (Şubat 1459) burada vefat etti. Türbesi halen ziyaretgahtır. Halifelerinden Abdürrahim Karahisari’nin 865’te (1460-61) Mahmud Paşa adına kaleme aldığı Vahdetname’nin başında yer alan bir beytine göre, Akşemseddin’in bu tarihten önce vefat etmiş olduğu açıkça anlaşıldığından, Menakıbname’deki vefat tarihinin doğruluğuna hükmedilebilir. Nitekim bugün türbe kapısı üzerinde bulunan inşa kitabesi de 863 Rebiülahirini göstermekte ve menakıbın verdiği bilgiyi doğrulamaktadır. E. Hakkı Ayverdi’nin kitabedeki “rebiayn” kelimesini “rebiülevvel” olarak kabul etmesinin izahı zordur. Türbesi vefatından beş yıl kadar sonra yapılmış olup sandukası üzerindeki yazı da oğullarından Mehmed Sadullah’a aittir. Evlatlarından Mehmed Sadullah ve Nurullah da bu türbede yatmaktadır.

Kaynaklarda aynı zamanda “tabib-i ebdan” olduğu, devrinin iyi bir hekimi sıfatıyla da şöhret kazandığı ve tıbba dair eserleri bulunduğu belirtilen Akşemseddin’in, tıp tarihinde ilk defa mikrop meselesini ortaya atmak ve hastalıkların bu yolla bulaştığı fikrini öne sürmekle, bu alanda kesin bilgiler veren Fracastor adlı İtalyan hekimden en az 100 yıl önce bu konuya ilk temas eden tabip olduğu kabul edilmektedir. Adnan Adıvar gibi bazı müellifler, ilk önce Dr. Osman Şevki Uludağ’ın işaret ettiği bu konuda biraz tereddütlü davranırlarsa da Bedi N. Şehsuvaroğlu bunun gerçekliğini inandırıcı bir şekilde ve açıklıkla ortaya koymuştur.

Akşemseddin’in yedi oğlu olmuştur. Bunlar sırasıyla Sadullah, Fazlullah, Nurullah, Emrullah, Nasrullah, Nurülhüda ve Hamdullah Hamdi adlarını taşımaktadır. Bunlardan küçük oğlu Hamdullah Hamdi (ö. 909/1503) hey’et, nücum ve musikide iyi derecede bilgi sahibi olup aynı zamanda devrinin önde gelen şairleri arasında da yer almıştır.

Akşemseddin’in kurduğu Bayramiyye’nin Şemsiyye kolu kendisinden sonra Göynük’te oğlu Fazlullah, Kayseri’de İbrahim Tennuri, İskilip’te Attaroğlu Muslihuddin, Ankara ve civarında ise Hamza eş-Şami tarafından devam ettirilmiştir.

Eserleri. Akşemseddin’in eserlerinin büyük bir kısmı tasavvufa dair olup başlıcaları şunlardır:

1. Risaletü’n-nuriyye. Sadece Nuriyye olarak da anılan bu Arapça eser, devrinde şöhreti çok yaygınlaşan ve bu sebeple hakkında bazı dedikodular çıkarılan Hacı Bayram-ı Veli ve dervişlerini savunma maksadıyla yazılmıştır. Akşemseddin eserinde, “taife-i nuriyye” adını verdiği sufileri müdafaa ederek onların özelliklerini, tasavvufi ahlak ve adabı anlatır. Kitapta geçen tarihlere bakarak eserin 838-841 (1434-1438) yılları arasında kaleme alındığı söylenebilir. Risaletü’n-nuriyye, A. İhsan Yurd tarafından Arapça metni ve Akşemseddin’in kardeşi Hacı Ali’nin Türkçe tercümesiyle birlikte yayımlanmıştır (İstanbul 1972). Bayrami halifelerinden Bolulu Himmet Efendi tarafından 1071’de (1661) yapılmış eksik bir tercümesi ise Süleymaniye Kütüphanesi’ndedir.

2. Defʿu meṭaʿini’ṣ-ṣufiyye. Kısaca Defʿu meṭaʿin adıyla da anılan bu kitap bazı kaynaklarda Ḥall-i Müşkilat olarak zikredilmektedir. 856 (1452) yılında kaleme alınan bu Arapça eser Muhyiddin İbnü’l-Arabi ve benzeri bazı büyük mutasavvıfların küfür ve ilhadla itham edilmelerine karşı onların sözleriyle Kuşeyri, Gazzali, Cüneyd-i Bağdadi, Necmeddin-i Kübra gibi tanınmış ulema ve meşayihin sözleri arasında bir fark olmadığını, ikincilerin eserlerinden nakiller yaparak göstermekte ve hepsinin aynı yolda bulunduklarını ispata çalışmakta ve ithamları reddetmektedir. Kaynaklarda eserin Telḫiṣu Defʿi meṭaʿin adıyla bir hulasasından bahsediliyorsa da şimdiye kadar böyle bir esere rastlanmamıştır.

3. Makāmat-ı Evliya. “Mürşid kimdir, makām-ı velayet nedir ve dereceleri nelerdir” gibi tasavvufi konuları işleyen Türkçe bir eserdir. A. İhsan Yurd tarafından beş nüshası karşılaştırılarak neşredilmiştir (İstanbul 1972).

Risale-i Zikrullāh, Risale-i Şerh-i Akval-i Hacı Bayram-ı Veli ve Risale fi devrani’ṣ-ṣufiyye adlı eserleri ise bugüne kadar ele geçmemiştir. Kütüphane kataloglarına değişik isimlerle geçmiş bazı eserleri ise Defʿu meṭaʿin ve Risaletü’n-nuriyye’nin çeşitli bölümleridir. Ayrıca Akşemseddin’in Fatih’e yazdığı iki mektubu bilinmektedir. Bunlardan biri Halil İnalcık, diğeri ise Bursalı Mehmed Tahir tarafından yayımlanmıştır.

Ona nisbet edilen ve yaklaşık kırk beş beyitlik Türkçe manzum bir risale olan Nasihatname-i Akşemseddin’i ise yine A. İhsan Yurd, Süleymaniye Kütüphanesi nüshasına dayanarak neşretmiştir (İstanbul 1972). Kemal Eraslan da Akşemseddin’in yazma bir mecmuada bulduğu otuz sekiz şiirini imla özellikleri ve açıklamalı sözlüğüyle birlikte yayımlamıştır. Maddetü’l-hayat veya Maidetü’l-hayat’ın ona aidiyeti tartışmalı olmakla beraber araştırmacıların çoğu bunun Akşemseddin’in eseri olduğunu kabul etmiş görünmektedir. Bu eserin geç tarihlerde istinsah edilmiş pek çok nüshası vardır. En eski tarihli nüsha, 1096 (1685) yılında istinsah edilen Ali Emiri yazmasıdır.

Nasıl Gidilir ?

You may also like...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.